1 Aralık 2013 Pazar

Hoşgeldin Aralık



Kasım ayını oldum olası sevmem. Bana hep hüznü, ayrılığı ve en kötüsü de veda kelimesini çağrıştırır. Biraz da takıntılı bir insanım bundan da kaynaklanıyor olabilir bilemiyorum ama Kasım ayı geldiği zaman mutlaka bir şeylerin ters gideceğine inanırım. O yüzden bu ayı en az hasarla nasıl atlatırım bunu düşünürüm. Ay sonu gelip, Kasım ayı ile vedalaştığımızda da bu ayda neler yaşandığına şöyle bir bakarım. Gidenler neler, bizimle kalıp devam edecek olanlar kimler ve neler... Birnevi hasar tespiti gibi bir şey. Genelde de her ne oluyorsa ay sonuna doğru oluyor, bu da ilginç bir tesadüf herhalde.

Kasım ayına veda ettiğimiz şu günlerde yeni gelen Aralık ayını da pek bir coşku, umut ile karşılamış olmam şaşırtıcı olmamalı. İklimsel bazda baktığımızda Kasım da Aralık da soğuk aylar. Kışı sevenler için ideal ama benim gibi Kasım'ı ''ayrılık ayı'' belirlemiş, kafasında birnevi stereotype oluşturmuş bir insanın Aralık ayını içinde az biraz burukluk barındıran bir seviçle karşılaması da gayet doğal. Bunun için birçok sebebim var aslında. Yeni umutlar, kasvetten kurtuluş, belki biraz özgüven toplayıp yeni bir hayatın temellerini atmak... Bunların ve yazamadığım birçok şeyin yaratmış olduğu duyguları içimde taşıyarak Aralık ayına merhaba diyorum. Ayrılıkların olmadığı, güzel ve ''güvenilir'' insanları kazanacağımız bir ay olsun.

1 Kasım 2013 Cuma

Hayat, neden olmasın?



şöyle bir baktım da tam olarak bir ayı geçkin süredir yazı yazmıyorum. yazmaya da pek niyetim yoktu. bilen biliyor zaten. üzüldük, üzüldük ve en önemlisi yine üzüldük...

üzülmek bir yana hayal kırıklığına uğradık. alışmaya çalışıyoruz, alışacağız da muhtemelen.

bugün basın toplantısında seni izleyebilmek için okuldan erken çıktım. bütün planlarımı seni son kez ''galatasaray'ın'' hakkında konuşurken görebilmek için yaptım. allah'a şükür bir sıkıntı olmadı, izledik. izlerken ise duygulandık.

toplantıda şöyle bir laf sarfettin hocam, dedin ki; ''beni, hiç yüz yüze gelmediği hâlde çok iyi tanıyan galatasaraylılar var''. üzerime alındım hocam. babam da üzerine alınmış olacak ki sen o cümleyi sarfettikten hemen sonra yüzümüzde hafif bir tebessüm oluştu. ben az biraz duygulandım. ama 24 eylül akşamındaki gibi değil, bu kez daha güçlüydüm. öyle olmak gerekiyordu. sen de bunu isterdin eminim.

aslında ekleme yapılacak çok fazla şey de yok. seni içeren hikayelerim, anılarım anlatılacak kadar kısa değil. keşke daha fazla anımız olsaydı. insana yaşayamadığı başarıların, mutlulukların acısı daha fazla koyuyor.

senin sözlerinle bitiriyorum hocam...

''son sözüm; beni ben yapan, fatih terim'i ''imparator'' diye bağrına basan, iyi günde de kötü günde de daima yanımda olan muhteşem galatasaray taraftarına...

ben; ne sizden ne de galatasaray'dan ayrılmadım,ayrılmam. ben; ne sizi ne de galatasaray'ı bırakmadım, bırakmam!

şimdi elimi kalbime götürüyorum, elimi kalbime koyuyorum. galatasaray taraftarının benim için yaptıklarına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. 40 yıl içinde hakkım varsa hepsini galatasaray taraftarına ve galatasaraylılara helal ediyorum.

siz de hakkınızı bana helal edin...''

sonuna kadar helal olsun hocam! hem, belki yine kavuşuruz;

''hayat... neden olmasın?''

27 Eylül 2013 Cuma

Şimdi sen gidiyorsun ya...




Nereden ne şekilde başlamalıyım gerçekten bilemiyorum. Esasında şu yazıyı yazacak gücü dahi kendimde bulamıyorum. Bugün üçüncü gün. Fatih Terim'in bizden koparılmasının üzerinden tam üç gün geçti. Hala daha bazı şeyleri kavramakta güçlük çekiyorum. Nasıl olur? Böyle bir şeye nasıl cürret ederler? 40 yıllık Galatasaray Kulübü Divan Üyesini, yaşayan en büyük Galatasaraylıyı ve en önemlisi Galatasaray'a hayatını adamış bu ismi nasıl bu kadar çabuk silebilirler?

Her şey bu kadar basit olmamalı, olamaz da zaten. Üçüncü döneminde Fatih Terim, Galatasaray'ın başına gelsin diye, kendi çapımda, elimden gelen her şeyi yaptım. 19 Mayıs'ta imzayı attığı açıklandığında Dünya'nın en mutlu insanı bendim, bizdik. Çünkü Galatasaraylı Fatih yuvasına dönmüştü. Hem de bir daha hiç ayrılmamak üzere...

İki güzel sene... Kendimi tanımaya başladığım yıllarda geçirdiğim en güzel iki sene ve baş mimarı yine Fatih Terim. Nasıl ki çocukluk kahramanım oldu, gençliğime de damga vuracaktı. Bunu hissediyordum. Zora düştüğüm zaman onu düşünür, mutlu ve umutlu olurdum. ''Biz Fatih Terim'e sahibiz be'' diye kendi kendimi teselli eder hayatıma devam ederdim.

Ben kafamı yastığa koyduğumda Galatasaray'ı düşünmeyi bırakalı iki sene oldu. Çünkü biliyordum ki bunu yapmama gerek yok. Hocam zaten fazlasını yapıyor. Ailesini ihmal ediyor ama Galatasaray'ına zaman harcıyor. Uykusuz kalıyor ama Galatasaray'ına zaman harcıyor. Kendinden alıp Galatasaray'a veriyor.

Galatasaray her zaman kazanır, her zaman şampiyon olur ama hiçbir şampiyonluk Fatih Terim ile alınan kadar anlamlı ve özel olmaz. Çünkü o, benim için Galatasaray tarihinin en büyük efsanesi. Ve en önemlisi ben onu babam gibi seviyorum.

Artık heyecanımı ve inancımı kaybettim. Odaklanamıyorum. Futbolu ne konuşmak ne de izlemek istiyorum. Bazen kendimi de sorguluyorum. Galiba sevmek suç bu dünyada. Vallahi bak. SEVMEK SUÇ. Çünkü kimi sevsek gidiyor. Ayırıyorlar bir şekilde. E o zaman niye seviyoruz ki abi? Ayrılıklar sevdaya dahilmiş de oymuş da buymuş da. Çok saçma.

Galatasaray Futbol Takımı'nın ne olduğunu anlamak isteyenlerin Fatih Terim'e bakması yeterliydi oysa. Galatasaray zaten güçlü ama Fatih Terim ile çok daha güçlü.

Mehmet Demirkol ''Türk Futbolu'nun kaderini değiştiren isim Selçuk İnan'' derken şiddetle muhalefet etmem de bu yüzdendi. Çünkü Türk Futbolu'nda birisi kader değiştirmişse bu isim Fatih Terim'den başkası olamazdı. Olmayacak da zaten.

Benim hayallerim vardı. Benim inancım vardı. Benim düşündükçe mutlu olduğum şeyler vardı. Şimdi hepsi gitti. Hayallerimi, inançlarımı en önemlisi çocukluğumu çaldılar be!

Babam da çok üzgün hocam. O da birilerine çok kızgın. O da bu durumu hayal bile edemezdi. Çünkü o da seni benim gibi seviyor. İnanır mısın, bu zamana kadar sadece bir kişi ile fotoğraf çektirmiş o da sensin. Öyle özelsin işte onun için. Hatta yıllar sonra tribüne dönme sebebi de sendin. Şimdi boşluktayız. Hem o, hem de ben. Ne yapsak bilmiyoruz. Galatasaray'a tutunalım, tutunacağız da muhtemelen ancak hayal kırıklığı çok başka şey hocam. Sana yapılanları hazmedemiyoruz. Onlar bize de yapıldı. Kabulllenemiyoruz.

Bir de senin yerine kimin geçmesini istediğimi soruyorlar. Bana bunu soruyorlar hocam. Ben buna cevap versem ne olur biliyor musun, sana ihanetlerin en büyüğünü yaparım. Çünkü benim için en iyisi sensin ve hep öyle kalacaksın. Yerine kim gelirse gelsin gözlerim o kulübede daima seni arayacak. Ben seni özleyeceğim. Yeniden gelene kadar...

Kardeşim adına çok sevinçliydim. Senin başarılarınla, senin yazacağın Galatasaray destanlarıyla büyüyecekti. Ama şimdi... Senin yerine gelecek abidik gubidik adamların yöneteceği Galatasaray'ı izleyecek. Ve anlamayacak hiçbir şeyi...

Ama onun da hayatında yer ettin be hocam. Kadıköy'deki şampiyonluk çok özeldi mesela. Ya da Schalke'yi orada yenmek. Bu çocukların da bu zaferlere ihtiyacı vardı. Bunlar için de kocaman bir eyvallah. Ama benim senden neyi istediğimi çok iyi biliyorsun. Ah be hocam, en büyük kupa işte. Ellerinde kalksa fena mı olurdu? Uyurken en çok hayal ettiğim şey buydu işte. Ben yine hayal edeceğim ama. Belki bir gün yine yollar kesişir he? Ne dersin?

Bir de sana bu kadar gönül vermemi anlamayanlar var. Varsın anlamasınlar. Zaten bizi kim anlıyor ki? Seni kaç kişi anlayabildi ki? Herkes anlayabilseydi asıl sıkıntı o zaman başlardı.

2004'te sana Olimpiyat'ta veda etmiştim. Hatırladın değil mi? Taa bizim tribünün önüne kadar gelip ''hakknızı helal edin'' demiştin. Ağlamıştık. Geçen gün yine aynısını demişsin, yine ağlattın. Cumartesi Arena'ya geliyormuşsun. Belki de son kez...

Ben yine orada olacağım. Sana olan sevgimi haykırmak, sana son kez ''İmparator'' diye bağırabilmek için.

Basket maçları da öksüz kalacak. Sen salona girdiğinde heyecanlanır, maça daha da motive olurdum. Sana ilk kez o kadar yakın olmuştum çünkü.

Bir de telefonda benden bahsetmişti sana Simge Fıstıkoğlu. Hatırladın di mi? O gün sana dediğim şeyi de anımsamışsındır; ''senle ilgili kitap yazacağım ama tek şartım var o da Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kaldırman'' diye. O gün kahkaha atmıştın. Ben beklentiyi nasıl böyle yükseltmişim diye. Seni sen yapan buydu işte. Seni bunun için sevdik.
Ama artık kavgamız daha da büyük Hocam. Sana yapılanları ömrü hayatım boyunca unutmayacağım. Ve her ne olursa olsun, sen her zaman benim en büyük Galatasaray efsanem olarak kalacaksın.

Elbet bir gün yine buluşuruz. O zamana kadar kendine iyi bak. Biliyorum, çok daha iyisini yazmam lazımdı sana. Ama olmuyor be hocam, valla olmuyor. Boğazım düğümleniyor, gözlerim yaşlanıyor ellerim klavyedeki tuşlara zor basıyor. İdare et be, belki bir gün bir yerde karşılaşırız. O zaman sana olan sevgimi çok daha net ifade edebilirim, kim bilir.

Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Senin de dediğin gibi; Allah yardımcımız olsun.

Hoşçakal...

23 Eylül 2013 Pazartesi

Geri dönüş

Filmi biraz geriye sarıp 17 Eylül akşamına dönmek lazım. Nasıl ifade etsek, ne söylesek bilemiyorum. Salı gününden pazar gününe geçen süre beş günden çok daha fazlasıydı. Böyle bir durumda hiçbir şey söyleyemezsiniz. Sadece en yakın maç gününü beklersiniz. Öyle bir ruh haline bürünürsünüz ki; tarifi yoktur. İster Galatasaray taraftarı olarak böyle ağır skorlar almaya alışkın değiliz deyin, ister büyük beklentilerimiz vardı... Ortak nokta şu; çaresizlik hissini o gün tüm Galatasaraylılar yaşadı.

Galatasaray'a saldırmak, Galatasaray'ı aşağa çekmek için en ufak fırsatı bekleyenler için bu skor bulunmaz bir nimetti. Hem içten hem dıştan vurmaya başlayanlar oldu. Oysa olması gereken çok basitti; sessiz kalıp takıma destek olmak. Genelde kolay olanlar yapılmaz zaten, yapılsa ortada sorun olmayacaktır çünkü. Durduk yere kaos yaratmak, bundan beslenmek isteniyor herhalde. Ancak olan yine taraftara oluyor, en çok zararı onlar görüyor.

Normal şartlarda zaten zor geçmesi olası olan Beşiktaş maçı, hem yaratılan atmosfer hem de içine düşülen psikolojik durum nedeniyle bambaşka bir hal aldı. Pazar günü Galatasaray, 76 bin kişi önünde şampiyonluk maçına çıkacakmış gibi bir hava yaratıldı.

Yabancı liglerdeki maçlarda, zaman zaman, mağlup konumda olan takımın durumunu anlatmak için ''x şimdi dağa tırmanmak zorunda'' denir. Almeida'nın golünden sonra Galatasaray için geçerli olan şey tam olarak buydu.

Galatasaray her ne kadar istediği futbolu oynayamıyormuş gibi gözükse de üç yıllık bir takım ve Beşiktaş'a göre oldukça tecrübeli. Genç ve yeni bir takım olan Beşiktaş'ın böyle bir atmosferden olumsuz etkileneceği çok açıktı. Galatasaray'ın Fatih Terim ile beraber inanılmaz derecede düzelen derbi karnesi de malum. Bu durum Galatasaraylı oyuncuların kendilerinden emin ve sağlam oynamasına yol açtı. Ancak devreye 1-0 mağlup durumda girmek Fatih Terim'in önünde sadece 45 dakikalık bir zaman dilimi bırakmıştı.

Fatih Terim'in üzerinde yeteri kadar baskı var zaten. İster kendi yarattı deyin, ister başka bir şey. 6-1 kaybedilen, hem de iç sahada kaybedilen, Real Madrid maçından sonra ligde de dokuz puan geriye düşmek taşları ciddi manada yerinden oynatırdı. Belki ligin şu haftalarında dokuz puan geriye düşmek Galatasaray'ın şampiyonluk umutlarını bitirmezdi ama psikolojik olarak çok sıkıntılı durumlara sokardı. İşler daha da zorlaşırdı. Tabi rüzgarlı, fırtınalı havalarda gemiyi karaya yanaştırmada adeta bir usta olan Fatih Terim'in kenarda olması Galatasaray'ın en büyük şansıydı.

Önünde kalan 45 dakika için takımını çok iyi hazırladı Fatih Terim. Galatasaray'ın en büyük sorunu gol atamıyor oluşuydu. Garip belki ancak Drogba, Burak ve Sneijder'li ileri hücum hattı gol atamıyor. Böyle bir sıkıntı var. Engin - Bruma değişikliği bu açıdan Galatasaray'ın çehresini değiştirdi. Bu üçlüye geriden bir ismin destek vermesi ve destek verirken de dikine oynayıp, adam eksileterek bunu yapması çok ciddi avantaj oluşturdu Galatasaray için.

Bruma, henüz ham. Yani işlenmeye hazır ancak işlenmemiş. Bu hali bile göz kamaştırmaya yetiyor. Önceki maçlardan tek farkı savunmaya daha fazla yardıma gelmesiydi. Bu görevi de başarıyla yerine getirdi. Buna karşın Galatasaray'ın ikinci yarıda yaptığı en önemli hamle; alanları çok iyi kapatması oldu. Çünkü mevcut sistemde Selçuk sağ iç oynamak zorunda kalıyordu ve en ufak konsantrasyon bozukluğu, iyi alan kapatamama rakibe orta sahada etkili olup, hücumda tehlike yaratma fırsatı veriyordu. İkinci yarı bu dengeyi kusursuz şekilde sağladı Galatasaray. Bu da, maçı getiren etkendi zaten.

Galatasaray dün üç puandan çok çok fazlasını aldı Olimpiyat Stadı'nda. Galatasaray için ''yeniden hayata döndü'' desek sanırım yanlış olmaz. Geçen sene de üç maçlık mini bir kriz yaşamıştı Fatih Terim'in öğrencileri. Bu kez yaşanan kriz ise çok derin ve ağır oldu. Atlatmak ise geçen seneki kadar kolay değildi...

9 Eylül 2013 Pazartesi

Ünal Aysal - Fatih Terim - TFF üçgeni



İnsanlara fazlaca paranoyak bir yaklaşım olarak gelebilir ama Fatih Terim üzerinden Galatasaray'ın durdurulmak istendiğini düşünüyorum ben. Yabancı sınırı da buna yönelik bir hamleydi, Hoca'nın Milli Takım'dan davet alması da.

''Fatih Terim giderse Galatasaray çöker mi, ne alakası var?'' diyenlerin ise olayı çok basite indirgediği kanaatindeyim. Fatih Terim her şeyden evvel bir Galatasaray efsanesidir. Hem de Metin Oktay kadar efsane bir isimdir. Hatta ve hatta yaşayan en büyük efsanedir. Kısacası Galatasaray için teknik direktörden daha fazlasıdır. Bana göre dünya üzerinde Galatasaray ile bu denli uyum yakalayabilecek belki de tek hocadır. Bunu da artık taraflı tarafsız herkes anladı.

Talihsiz bir ikinci dönem geçirdi, bu durumu kabul etmek istemeyenler o dönemi öne sürerek argüman oluşturdular kendilerine. Üçüncü dönem başlarken de hep o ikinci dönem gündeme getirilip bir algı yaratılmaya çalışıldı. Ancak Hoca, kazandığı başarılar ile yine kendini kanıtladı. Artık sorgusuz sualsiz hemen herkes Fatih Terim'in Galatasaray için dünyadaki en iyi hoca olduğunu biliyor. Ve mevcut Galatasaray'ı durdurmanın yolunun da Galatasaray - Fatih Terim bağını koparmaktan geçtiğini düşünüyorlar.

Lig artık tek taraflı bir hal almaya başladı. Galatasaray dominasyonu ile geçecek bir lig istemiyorlar. Bu kimsenin işine gelmiyor çünkü. Bunun için de Başbakan önderliğinde bir organizasyon başlatıldı. Muhtemelen Hoca'ya da birçok yerden yoğun baskı var.

İsteyen göstermelik desin, isteyen başka bir yorum yapsın ancak yönetim kurulunun almış olduğu ''iki yıl sözleşmeyi uzatıyoruz'' kararı, mühim bir karardır. Fatih Terim imzayı attığı an hem spekülasyonların önüne geçecek hem de oyunu kısa vadede durdurmuş olacak

Ben Hoca'nın teklifi reddedeceğini düşünmüyorum. İmzayı atacaktır. Ancak sene sonunda TFF, Fatih Terim'i bırakmayacaktır. Esasında TFF görünümlü Başbakan desek daha doğru. Bu kez ''her iki takımı da çalıştır'' baskısı gelecektir. İki takım olayına da Ünal Aysal peşinen karşı olduğunu söyledi. Bu kez Fatih Terim - Ünal Aysal ikilisi bir kez daha karşı karşıya gelmiş olacak çünkü Fatih Terim, kendince Milli Dava olarak gördüğü, Milli Takım antrenörlüğünü mutlaka yürütmek isteyecektir. Ünal Aysal'ın deyimiyle ''nur topu gibi'' bir kaosumuz daha olacak.

Bu durumun orta yolu yok gibi gözüküyor. Ya Fatih Terim bu oyunu görüp, ''Milli Dava''sından vazgeçecek; ya da Ünal Aysal ''Hoca sadece Galatasaray'ı çalıştıracak'' düşüncesinden...

Burada hangisinin doğru ya da yanlış olduğundan ziyade içinde bulunduğumuz durumu analiz etmeye çalıştım. Yoksa bütün Galatasaraylılar şöyle bir durumda Ünal Aysal'ın düşüncesini destekleyecektir hiç kuşkusuz.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bursaspor: 1-1 :Galatasaray



Gerek Burak'ın Emirates Kupası'nı kaçırması gerekse de hazırlık turnuvasında uygulanmayan yabancı sınırı, Galatasaray'ı tek forvetli sistemde oynama itmişti. Amrabat'ın üstün gayreti, Galatasaray'ın kanatlardan etkili hücumlar yapmasına olanak vermişti. Hal böyle olunca herkes Galatasaray'ın bu sene tek forvet oynayacağını düşündü ancak işin aslı öyle değildi. Burak'ın dönüp Amrabat'ın tribüne çıkmasıyla birlikte mevcut kadronun oynayabileceği en iyi sistem olan 4-1-3-2'ye yeniden geçiş yapıldı.

Galatasaray'ın ne şekilde oyun kurduğu çok net belli artık. Stoperler topu beklere atıyor, bekler uygun pozisyonda olan orta saha oyuncusuna (bu zaman zaman Melo zaman zaman Selçuk oluyor. Bazen Sneijder de geriye gelebiliyor diğer iki oyuncu markajdaysa) topu aktarıyor ve o oyuncular Galatasaray'ın hücumunu şekillendiriyor.

Galatasaray bu pas organizasyonunu ne kadar hızlı yaparsa rakip kalede o kadar etkili ve tehlikeli bir takım oluyor. Maçın ilk yarısında tempolu bir oyun olması, Galatasaray'ı hızlı oynamaya itti. Bu yüzden de ilk yarıda nispeten istediklerini başaran bir Galatasaray vardı. Buna rağmen ilk yarıda sahanın en kötüsü belki de Burak'tı. Hemen hemen kendisine gelen bütün topları ezdi.

Burak böyle bir forvet işte. Sırtı dönük oyunu başaramayan, çok top kaybeden ama bir o kadar da yetenekli ve gol vuruşlarında başarılı. Burak, potansiyel bir gol silahı olduğu için de, ne kadar kötü oynarsa oynasın, kesilemiyor. Az önce dediğim gibi, belki de sahanın en kötüsüydü harcadığı pozisyonlarla ama ilk yarının sonunda golünü atmayı başardı.

Galatasaray'ın ikinci yarının ortasından itibaren düşmeye başlayan performansını oyundan çıkanlar üzerinden değil, oyuna girenler üzerinden okumakta fayda var.

Tek fovete dönmek için Drogba ya da Burak'tan birini feda etmek gerekiyordu. Normali Burak'ın çıkmasıydı zira takımın skoru koruması gerekiyordu ve bunu yapabilmek için de ileride top tutabilecek bir isme ihtiyaç vardı. Bu ismin de Burak olmadığı aşikar ancak hem Burak'ın gol atmış olması hem de iki haftadır süregelen spekülasyonlar, tercihin Drogba olmasına sebebiyet verdi. Bu şekilde düşünüp, karar vermek ne kadar doğru; tartışılır. Drogba maçın başından beri sertliklerden yılmış, bu sebepten de biraz agresifleşmişti. Muhtemelen gol atarak cevap vermek istedi fakat o esnada oyundan alındı, sanırım tepkisi de bunaydı.

Oyuna giren Emre Çolak'ın hem ayağında top tutması hem de Bursaspor'un sağ tarafını oldukça etkili kullanması gerekiyordu fakat Emre aldığı topların çoğunu ezdi ve seri oynayamayı düşünmediği için de kaptırdı. Top ayağına geldiği zaman saklamayı iyi beceren Hamit'in de oyundan çıkmasıyla ilerde top tutan oyuncusu sayısı sıfıra yaklaştı.

Galatasaray, Umut'un oyuna girmesiyle yeniden çift santrafora döndü. Emre Çolak sol iç, Erman da sağ içe kaydı. Ancak hem Erman hem de Umut'un etkisiz oluşu Galatasaray'ı hücum yapamayan bir takım haline dönüştürdü.

Burak'ın maç boyunca kendisine atılan güzel pasları düzgün kontrol edemeyişi Galatasaray'a pahalıya patladı. Burak'ın pozisyonlarına çok benzeyen bir pozisyonda Batalla, Burak'a ders verircesine bir kontrolle topu önüne aldı ve Enes'e golü attırdı. Belki de koca maçın özeti olacak an buydu...

20 Ağustos 2013 Salı

Fatih Terim'i Galatasaray'dan koparma operasyonu

Şike olayı patlak vermeden önce yıllarca Aziz Yıldırım'ın nasıl bir adam olduğunu, maçların çoğuna illegal şekilde etki ettiğini, Türk Futbolu'na nefret tohumları ektiğini söyleyip durduk. Biz o gün bunları söylerken bizi komplo teorisyeni olarak niteleyenler, 3 Temmuz'da başlayan şike operasyonuyla beraber bizim haklılığımızı da görmüş oldu. Her ne kadar hala bu durumu kabul etmemek için direnseler de mızrak artık çuvala sığmıyor. Mesele de zaten bu değil. Başlığa bakıp da ''neyin operasyonu'' diyebilecekler için böyle bir açıklama girdim sadece.

Yıldırım Demirören'in TFF'ye kimler tarafından ve ne için getirilidiğini 10 yaşındaki çocuk bile biliyor. Demirören aslında misyonunu tamamlamıştı ancak UEFA'nın şike yapan iki takım hakkında kararını ''nihayet'' vermiş olması, seçilen değil atanan başkanı zor duruma soktu. CAS'ın kararı onamasından sonra ortaya çıkacak durumları birilerinin lehine idare edebilmek için o koltukta kalması gerekecek.

Dün, Fatih Terim'in Milli Takımın başına geçeceğine dair ciddi bir iddia ortaya atıldı. Hatta Göksel Gümüşdağ özelinde ''yukarılardan'' da Hoca'ya yönelik ciddi bir baskı olduğuna dair söylentiler var.

Mehmet Demirkol ''Türk Futbolu'nun kaderini değiştiren adam Selçuk'tur'' dediğinde bu söylediğine en sert muhalefeti yapan insanlardan biri bendim. Türk Futbolu'nun kaderini değiştiren adam ne Selçuk, ne de bir başka futbolcudur. Türk Futbolu'nda dengeleri Galatasaray lehine değiştiren adam Fatih Terim'in ta kendisidir.

TFF, geçen sene vermiş olduğu cezalarla Fatih Terim'i yıldırmayı başaramadı. Galatasaray'ı engelleyebilmelerinin yegane yolu Fatih Terim'in üzerine oynamaktı. Bu oyunu da çok iyi oynadılar ama Terim'in takımını tribünden yönetmesi bile Galatasaray'ın şampiyon olması için yeterli oldu. Son çare olarak da Milli Takım antrenörlüğü teklifi gündeme geldi.

Ben bu teklifi samimiyetsizce ve art niyetli buluyorum. Fatih Terim'e şirin gözükebilmek için önce ''ilk sene iki takım çalıştır, sonra sadece Milli Takımı çalıştırırsın'' demek aleni biçimde Fatih Terim'i Galatasaray'dan koparmaya çalışmakla eş değerdir. Bunu yaparken de ''milli mesele'' adı altında o duyguları istismar ederek bir algı yaratmaya çalışıyorlar.

Cezalarla yetinmeyip, 6 artı 0 artı 4 ile Galatasaray'a büyük bir darbe vuran ancak buna rağmen  uslanmayan TFF, son kozunu da böylece oynamış oldu. Ligin Galatasaray tekeline girecek olması onları ciddi biçimde korkutuyor ve bu durumdan rahatsızlar.

Fatih Terim, Milli Takım'ın başına geçtiği an zaten onu yıpratmak için aportta bekleyenler bunun üzerinden Hoca'nın üzerine gelecek. Neden Galatasaray'dan fazla oyuncu aldın, Fenerbahçe'ye niye böyle yaptın, şu kulüpten niye az aldın gibi sonu olmayan eleştirilerle Hoca'nın motivasyonunu oldukça aşağı çekmeye çalışacaklar. Açıkçası TFF'nin başındaki ismi, verilen kararları vs görünce bunun kurgulanmış bir oyun olduğunu düşünüyorum.

Fatih Hoca, bu gerçeğin farkına mutlaka varacaktır ve oyuna gelmeyecektir. Galatasaraylıların da bu konuda çok dikkatlı olması ve kurgulanan bu kumpasın içine düşmemesi gerekiyor.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Galatasaray: 1-0 :Fenerbahçe



Sezon öncesinde düzenlenen Süper Kupa, her ne kadar işin ucunda kazanılacak bir şampiyonluk olsa da, aslında moral kazanma, kaybetme maçları. Hele ki bu maç bir derbi ise; bir kupadan daha fazlası…

Galatasaray, hazırlık maçlarında, biraz da Burak’ın sakat olmasından ötürü, çoğunlukla tek forvetli sistemi baz alan bir oyun şablonu ile sahada yer aldı. Burak Yılmaz, Emirates Kupası’na da katılamayınca bu durum iyice perçinleşti. Bu yüzden, Galatasaray’ın Fenerbahçe karşısına tek forvetle çıkacağı neredeyse kesin gibiydi.

Hazırlık kampında dikkat çeken oyuncuların başında Amrabat geliyordu. Kamp boyunca oynanan hazırlık maçlarında göstermiş olduğu hırs, formaya aç oluşuyla dikkatlerin üzerinde toplanmasını sağladı. Oynanan maçların hemen hepsinde Sneijder ile olan uyumu ve oyunu dikine oynama isteği göze çarptı. Fatih Terim her daim forma adaletinden yana olan bir teknik direktördür. Amrabat  da çalışkanlığı ile formayı çok istediğini bize olduğu kadar Fatih Terim’e de göstermiş ki, Süper Kupa finalinde ilk 11 başladı.

Bu durum benim için sürpriz olmadı. Hem Fatih Terim’in forma adaletine güvenmem hem de Fenerbahçe’nin sağ kanadındaki sıkıntıdan faydalanabilecek olması Amrabat’ı bir adım öne çıkarıyordu maç öncesinde. Amrabat’ın Kayseri’ye giden kafilede yer aldığını öğrenince kafamda tek bir soru belirdi: ‘’Amrabat takıma girerse kim kesik yer?’’

Sabri’nin cezalı oluşundan ötürü Eboue’nin  yeri garantiydi. Onunla birlikte Sneijder, Drogba ve Muslera da yeri garanti olan diğer isimlerdi. Savunmada yaşanan zaaflardan ötürü Gökhan Zan’ın stoperde oynayıp, Chedjou’nun dışarıda kalabileceğini düşündüm ancak Gökhan’ın maç eksiğinin oluşu beni bu düşünceden vazgeçirdi. Özellikle Emirates Kupası’nda Melo’nun gereğinden fazla top kaybı yapması sebebiyle onun kesik yiyebileceğini düşündüm. Ancak Melo’nun takıma katmış olduğu dinamizm ve sertlik bu düşünceden de caymama neden oldu. Zor bir karardı. Fatih Terim’in düşüncesini beklemekten başka yapacak bir şey kalmadı. Netice itibariyle kesiği yiyen Chedjou oldu. Maç performansı ne olursa olsun Amrabat, Fenerbahçe maçında oynamayı sonuna kadar hak etmişti ve bu tercih oldukça doğruydu.

Fenerbahçe’nin Salzburg ile oynadığı iki maçta da oyunun büyük bölümünü Avusturya ekibinin domine etmiş olmasının altında yatan temel sebep rakibin çok koşması, seri oynaması ve pres yapmasıydı. Kadro kalitesi olarak iyi durumda olmayışları elenmelerindeki yegane sebepti. Galatasaray’da ise kadro kalitesi aşırı yüksek, tempo ve pres oldukça az durumdaydı. Yine de stoperde Bekir’in oynayışı ve sağ bekte adeta işlenmeye hazır bir maden olarak duran Mehmet Topuz’un varlığı Galatasaray’ı bir adım öne çıkarıyordu.

Fenerbahçe muhtemelen Galatasaray’ın savunma zaafları üzerinden durmuştu zira Chedjou ile Semih ikilisi çok fazla yan yana oynama fırsatı bulamadı. Ancak Gökhan Zan hamlesi rakibi bir nebze de olsa yanılttı çünkü bu ikili geçen sene  yan yana oynama fırsatı buldu ve Gökhan, Chedjou’ya oranla hava toplarına da oldukça hakim bir isimdi. Fenerbahçe’nin maç boyunca havadan oynaması Galatasaray’ın işine geldi.

Maçın favorisi olan taraf Galatasaray olmasına rağmen Fenerbahçe oyun hakimiyetini maçın başında Galatasaray’a kaptırmadı. Bunun başarılmasındaki temel etken; oyuna geriden başlayan Galatasaray’ın en temel iki oyuncusu Melo ve Selçuk’a adam markajı verilmesiydi. Selçuk, hazırlık maçlarından beri fazlaca durgun. Basit oynamayı tercih ediyor ve sorumluluk almaktan kaçıyor. Maç içerisinde de Ümit Davala’nın Selçuk’u birkaç kez uyardığını gördük. Özellikle maçın ilk yarım saatlik bölümünde sahada varlığından haberimiz bile olmadı. Bu bölümde Sneijder’i orta sahaya kadar gelip top yapmaya çalışırken gördük.

Galatasaray’da ilk yarıda göze çarpan bariz eksiklik şuydu: Hücum oyuncuları ile kanat oyuncuları arasındaki mesafenin fazla oluşu ve bu oyuncuların birbirlerinden kopuk oynamaları.

Hakan Balta çok tartışılan bir bek oyuncusu. Eğer takımınız iyiyse Hakan Balta iyidir, sırıtmaz. Eğer takımınız kötüyse, Hakan Balta takımda en çok göze çarpan oyuncu olur. Hazırlık maçlarında istikrarsız bir performans sergilemesi ancak yabancı sınırından dolayı mecburen final maçında oynayacak olması taraftarı endişeye düşürmüştü. Fatih Terim de bu şekilde düşünmüş olacak ki; Amrabat’a, Hakan Balta’ya sürekli destek verme görevi vermiş. Faslı oyuncu sürekli Hakan’a yardıma geldi ve birnevi defansif kanat oyuncusu gibi oynadı. Dikine oynayışı ve hızıyla takımını rakip yarı sahaya taşıyan Amrabat’ın böyle bir direktifle sahada yer alışı Galatasaray hücumlarının kalabalık olmayan şekilde gerçekleşmesine neden oldu. Hamit’in de etkisiz kalması Galatasaray’ı hücumda Sneijder-Drogba ikilisine bağımlı hale getirdi. Ne zamanki Amrabat ve Melo hücuma destek vermeye başladı, Galatasaray çok adamla ve organize şekilde rakip kalede pozisyonlar bulmaya başladı. İlk yarının son on dakikasıyla birlikte oyuna ağırlık koymaya başlayan taraf da Galatasaray oldu.

Galatasaray ikinci yarıda Ümit Davala’nın tabiriyle ‘’birlikte’’ oynamaya başladı. Amrabat, Hamit, Melo ve Selçuk daha fazla yer aldılar Fenerbahçe yarı sahasında. Fenerbahçe’nin 10 kişi kalmasıyla birlikte oyun artık tek taraflı hale döndü.

Bruno Alves’in atıldığı pozisyonun kahramanı kuşkusuz Melo’ydu. Melo oyuna o kadar hakim ki, Alves’in sarı kartla oynadığını çok iyi biliyordu ve dengesiz şekilde topa geldiğini anladığı anda topa hareketlendi ve zamanlamasını da çok iyi ayarlayarak hem faulü aldırdı hem de rakibinin bir kişi eksilmesini sağladı.

Sırf mesaj vermek için sahaya beş yabancı ile çıkan Ersun Yanal’ın neden Yobo’yu dışarıda bıraktığı ise bir Galatasaraylı olarak benim değil ama Fenerbahçeliler’in mutlaka tartışması gereken bir konu. Antrenörler her türlü şartı gözeterek 18 hazırlamakla hükümlüdür. Belki de Yobo olsa, Fenerbahçe 10 kişi kaldıktan sonra ‘’çakma’’ değil, Kadlec-Topal, gerçek bir stoper ile oynama imkanı bulacaktı.

Galatasaray, iki sene önceki Fenerbahçe maçlarında olduğu kadar baskın ve çok pozisyona giren bir yapıda gözükmese de kaleye oldukça yüksek sayıda şut çekti ancak bunlardan sadece birinde golle buluşabildi. Burak’ın olmayışı tek forvetli sistemi deneme fırsatı sundu Fatih Terim’e. Onun gelişiyle birlikte, özelikle ligde, 4-1-3-2 sistemine dönüş olacaktır.

Galatasaray’ın hücum ve savunma stratejileri üzerinde durmasında fayda var. Takım şu an Sneijder ve Drogba’ya bağımlı halde bir görüntü sergiliyor. Daha komple bir şekilde hücum etmeyi ve her oyuncudan skor katkısı almayı mutlaka başarmalı.

Savunmada ise birkaç kez yerleşim hatası yapıldığını gördüm. Özellikle ilk yarıda bir pozisyonda savunmada bulunan oyuncular ve pozisyon gereği savunmaya yardımcı olan Melo tamamen içeri gömülerek sol kanattan içeriye doğru topla dribbling yapan Hasan Ali’ye bomboş bir koridor açtılar. İşin ilginç tarafı ise Hasan Ali’yi o pozisyonda geriden takip eden isim Gökhan Zan’dı. Yapılan bu hata, Fenerbahçeli oyuncuların kötü bitiriciliği sebebiyle golle sonuçlanmadı.

Gökhan Zan’ın maçta dikkat çeken en büyük eksiği ise topla çıkışlarda yaptığı pas hatalarıydı. Hava toplarında ne kadar başarılıysa, savunmadan çıkarken yapılan paslarda da bir o kadar başarısızdı. Sanırım Chedjou’nun en çok bu özelliği Galatasaray’ın işine yarayacak.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Galatasaray: 1-0 :Porto





Galatasaray iki senedir büyük bir dönüşüm ve gelişim içerisinde. Kulüp tarihinin en büyük başarılarında çok önemli pay sahibi olan Fatih Terim, bu gelişimin öncülüğünü üstlenmiş durumda. Real Madrid’in düzenlemiş olduğu Bernabeu Kupası ve bu sene düzenlenmiş olan Emirates Kupası’na katılmış olmak ise bu durumu anlatan çok önemli veriler.

Yazlıkta olduğum için maçı Galatasaraylılar Derneği’nde, kalabalık bir grup eşliğinde izledim. Arka sıramda küçük bir çocuk oturuyordu. Hem Emirates Cup hem de Arsenal ile Porto maçlarıyla ilgili soru sorarken  heyecandan sesi titriyordu. Galatasaray’ın Avrupa’da tarih yazdığı yıllarda çocukluğunu yaşamış biri olarak bu durumdan oldukça etkilendim ve benim jenerasyonumun yaşadığı başarıları, bizim aldığımız tadı onun da alacağını bildiğim için ayrıca mutlu oldum.

Bizler, Fatih Terim’in futbolculuğuna değil antrenörlük dönemine denk geldik. Bu yüzden bizim, en azından benim, çocukluk kahramanım hep Fatih Terim olmuştur. Ona olan sevgimi ise kelimelerle ifade edebilmem mümkün değil. Ne söylesem hep bir şeyler eksik kalır çünkü. Bu sevgiyle büyüyen bizler, günümüz çocuklarına bu sevgiyi aktarıyoruz. Belki de arkamda oturan o küçük çocuk büyüdüğü zaman onun da kahramanı Fatih Terim, Selçuk İnan, Sneijder olacak. O da kendinden sonrakilere bunu aktaracak. Tuttuğu takımın başarılarıyla büyüyen bir çocuğun ne kadar mutlu bir çocukluk geçirdiğini düşünsenize…

Maça gelecek olursak; hazırlık maçlarında sergilenen kötü oyun ve akabinde alınan kötü sonuçlar oyuncuları gereğinden fazla etkilemiş. İlk yarıda oyunu domine eden bir Porto gördük. Hem ileride bastılar hem de orta sahada oyunu sürekli kontrol ettiler. İstedikleri gibi de futbol oynadılar. Galatasaray ise bu yarıda Drogba’nın bireysel çabalarıyla ayakta kalabildi sadece.

İlk yarı ile ikinci yarı arasında ise bariz bir fark vardı. Bu farkı yaratan şey muhtemelen Fatih Terim’in devre arasındaki uyarılarıydı. Çok daha özgüvenli oynayan, çok daha hareketli ve organize hücum eden bir Galatasaray vardı sahada. İlk yarıdaki Galatasaray ile Porto yer değiştirmiş gibiydi. Bu kez oyunu domine eden taraf Galatasaray oldu. Özgüveni yerine gelen oyuncular kalitelerinin farkına vardı ve Porto’nun üzerine korkusuzca gitmeye başladı.

Dany’nin bireysel hatalarını kenara bıraktığımızda, diğer maçlara oranla daha iyi bir savunma kurgusu gördük. Bilhassa Melo’nun da işin savunma kısmında aktif hale gelmesiyle beraber Galatasaray savunması çok daha az açık verdi Porto’ya karşı.

Bir oyuncuya güvenmek his meselesidir. Somut şekilde çoğu zaman tarif edemezsiniz ama içinizdeki o his, sizin o oyuncuya karşı güven duymanızı sağlar. Ben bu ‘’güven’’ hissini bu maçta Chedjou’ya karşı yaşadım. Her ne kadar penaltıya sebep olsa da; topu oyuna sokuşlarında, top çalmalarında pozitif şeyler vardı. Sanıyorum stoperde Semih ile oynamaya başladıktan sonra bu güven duygusu taraftarın büyük çoğunluğuna yayılacak.

İkinci yarıda çok iyi bir performans sergilenmesine rağmen, Galatasaray’ın mevcut kadrosunun oynayabileceği yegane sistemin 4-1-3-2 olacağı konusunda ısrarcıyım. Bunun sebeplerini ise daha önce yazmış olduğum yazılarda belirttim. Özet geçecek olursam; birincisi elde hem Drogba hem de Burak gibi iki üst düzey forvet varken bir tanesini kenarda oturtmak imkan dahilinde değil. Hele ki Türkiye Ligi’nde.

İkincisi, tek forvetli sistemi oynayabilmek için çok çok iyi kanat oyuncularına ihtiyaç var. Galatasaray’da ise bu tarz oyuncuların varlığından söz edebilir miyiz? Bence edemeyiz. Aksine göbekte çok daha iyi oynayabilecek bir oyuncu topluluğu var.

Oyunun gidişatına göre tabii ki tek forvete geçiş yapılabilir ama ana sistemin tek forvet üzerine kurulu olması çok sağlıklı durmuyor.

Ligde hiçbir şekilde bir arada oynadığını göremeyeceğimiz bir kadroyla takımın sahada yer alması kafamdaki tek soru işareti. Altı yabancılı sistemde takım, muhtemelen kanatsız çift forvetli bir şablonla sahada yer alacak. Bu ise hazırlık maçlarında çok fazla denenmedi.

30 Temmuz 2013 Salı

Napoli: 3 - 1 :Galatasaray



Çok özel ve sağlam bir atmosferde, kısmen çok sert bir takıma karşı oynadı Galatasaray. Slovenya kampı takıma ne getirdi bunu görebilme adına oldukça önemli bir maçtı.

Maçı ''ilk yarıdaki Galatasaray'' ve ikinci yarıdaki Galatasaray'' diye iki bölüme ayırsak sanırım yanlış olmaz. İlk yarıdaki Galatasaray, Fatih Terim'in Şampiyonlar Ligi'nde sahaya sürmesi muhtemel olan bir 11'di (Semih - Dany değişikliği dışında). Ancak sahada yer alan bu takımın, Malaga maçındaki Galatasaray'dan hiçbir farkı yoktu. Aşırı durağan bir oyun, hızlı paslaşamama ve savunmada yapılan hatalar endişe verici düzeydeydi.

Şu bir gerçek; Galatasaray'ın ve tabii ki Fatih Terim'in tek bir hedefi var: Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu. Bunun zamanını bilemeyiz. Bu sene de olabilir, sonraki sene de. Yahut beş sene sonra da. Ancak hedef ortada ve yapılan her çalışma bu hedef uğruna yapılıyor. Madem hedef bu, o zaman bu arenadaki takımların son durumlarıyla Galatasaray'ı kıyas etmek lazım. Geçtiğimiz günlerde Dortmund - Bayern maçı oynandı Almanya'da. O maçı izleyenlerin gözüne takılan şey, oynanan iyi futboldan ziyade, her iki takımın da oyunu ne kadar hızlı oynadığı olmuştur. Hücuma kalkışlar, orta sahadaki paslaşmalar hepsi çok seri ve hızlı şekilde yapılıyor. Galatasaray'ın oyun hızı ise bu iki takımla karşılaştırdığımızda çok çok geride. Son Şampiyonlar Ligi finalisti bu iki ekip olduğu için onlardan örnek verdim. Yaz başından beri oynanan tüm hazırlık maçlarından sonra söylemiş olduğum yegane şey oyunun hızı üzerineydi. Bu yüzden bu konu üzerinde biraz fazla duruyorum.

Galatasaray'ın ilk yarıda rakip kalede yaratmış olduğu ''tehlike'' adını verebileceğimiz bir ya da iki pozisyonu var. Bu iki pozisyonun da gelişimine bakarsanız seri paslaşmaların, hızlı düşünüp oynamanın etkili olduğunu görürsünüz. Sneijder'i takımdaki diğer oyunculardan farklı hale getiren çekmiş olduğu şutlar ya da atmış olduğu jenerik goller değil. Sneijder, hızlı düşünüp seri hareket ediyor ve bu sayede rakibin dengesini bozuyor. Çoğu zaman da bu vesile ile takımın da oyun temposunu yukarı çekmeye çalışıyor. Bunu başardığında ise Galatasaray hücumda etkili ataklar geliştiriyor.

İkinci yarıdaki Galatasaray'ı ilkinden ayıran temel faktör daha hızlı oynamaya çalışması, paslaşmaların daha seri olması ve zaman zaman rakibine ileride basması. Tek forvet, çift forvet gibi taktiksel hamleler ikinci planda. Galatasaray takım halinde oyun temposunu arttırınca çift forvet oynarken de, tek forvet oynarken de oyuna hükmeden taraftı. Maçın sonucuna etki eden ise, her zaman olduğu gibi, bireysel hatalar oldu.

Chedjou'nun performansını değerlendirmek için doğru partner ile oynayacağı maçı beklemekte fayda var. Bu takımın birinci stoperi Semih Kaya'dır, bu tartışmasız böyle. Semih'in yanına lider karakterli bir oyuncu gerekiyordu, Chedjou geldi.

Dany, oldukça istikrarsız ve dengesiz bir oyuncu. Bernabeu'da sahanın yıldızı olabilecek potansiyele sahip olan Kamerunlu, üç gün sonra yerel ligdeki bir mücadelede sizin başınızı yakabilir. İşin kötü tarafı, öğrenmeyi seven bir oyuncu gibi de durmuyor. Aynı hataları tekrar ediyor. Oysa basit oynasa ve kesicilik ile hızını ön plana alsa çok farklı bir stoper olabilir. Buna rağmen Dany, hatalarında ısrar ediyor ve aşırı özgüven ile konsantrasyon problemi yaşayarak kredisini tüketiyor.

Fatih Terim'in kafasında üç tane formasyon var. Birincisi, ilk yarıda denenen ve muhtemelen sezon boyunca da göreceğimiz 4-1-3-2. İkincisi, tek forvetli ve arkasında Sneijder'in oynadığı 4-2-3-1 ve sonuncusu da klasik, iki sene önce şampiyonluğu getiren 4-4-2.

Sezon içerisinde bu üç sistemi de, biri daha ağırlıklı olmak üzere, maçların gidişatına göre görebiliriz. Buradan Amrabat'ın oyuna girdikten sonra yarattığı etkiye geleceğim. Amrabat en büyük sorunu birebirde adam geçerken yaşıyordu. Belirli bir adam geçme taktiği var ve sürekli bunu deniyor. Belli bir süre sonra bu işlemez hale geliyor. Oysa, reperturarına çok farklı çalım şekilleri eklese, ki bunu yapabilir, birbirinden farklı silahlara sahip bir futbolcu halini alır. Kabul edersiniz ki bu durum kendisinin durdurulmasını biraz daha zorlaştırır. Amrabat, golü bulana kadar geçen sürede her zaman yaptığı gibi topu sağa çekip orta açma işinden ziyade, içeri doğru çalım atıp hızıyla rakipleri ekarte etmeyi tercih etti ve hemen her denemesinde de başarılı oldu. Atmış olduğu gol de onun performansının ödülüydü. Fakat mevcut yabancı sınırlaması Amrabat'ın takımda forma şansı bulma ihtimalini minimumlara düşürüyor. Bu da onun elinde olmayan bir sorun.

Oyuna ikinci yarıda dahil olan Engin, üç kere rakip kalede ciddi tehlike yarattı. Pozisyonların üçünde de Engin çizgideydi ve pozisyon gereği kanatları kullanıyordu. Bu durum benim açımdan hiç şaşırtıcı olmadı çünkü daha önce de yazdığım gibi Engin'in en verimli olduğu yer kanatlar. Bilhassa da sol kanat. Engin orada serbestlik bulduğunda yeteneğiyle çok acayip işlere imza atabilir. Napoli maçıyla birlikte Engin bir kez daha en faydalı olduğu mevkinin merkez orta sahadan ziyade kanatlar olduğunu ve rotasyona girecekse oradaki oyuncularla rekabet etmesi gerektiğini kanıtladı.

Emre Çolak ise oyuna Selçuk'un yerine dahil oldu ve orta sahada merkezde görev aldı, asıl oynaması gereken yer. Ümit ediyorum ki Fatih Hoca bu durumun farkına varmıştır ve Emre ile Engin'i daha faydalı oldukları mevkide değerlendirir.

Özetleyecek olursam; ikinci yarıdaki Galatasaray, isteğini, arzusunu, oyun temposunu ve paslaşma hızını ilk yarıdaki takıma aktarabilirse ortaya inanılmaz bir takım çıkar. İkinci yarıda sergilenen performans ise bu açıdan baktığımda benim için oldukça umut ve heyecan vericiydi.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Galatasaray: 3-3 :Malaga



Galatasaray, hazırlık kampındaki en ciddi sınavını Malaga karşısında verdi. Bazı şeyleri çok daha net görebileceğimiz bir maç olur diye tahmin etmiştim ancak gördüğüm tablo beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Galatasaray maça Sneijder, önünde de Drogba'nın oynadığı 4-4-1-1 gibi bir sistemle başladı. Ancak ben hala Galatasaray'ın çift forvetten vazgeçeceğine ihtimal vermiyorum. Bunun yanı sıra vazgeçmemesi gerektiğini de düşünüyorum.

Bunun iki nedeni var.

Birincisi Galatasaray'daki mevcut kanat oyuncularının yetersiz oluşu. Eğer kanat ağırlıklı bir sistemle oynayacaksanız kanat oyuncularınızın çok iyi olması gerekir. Bu zaten futbolun kuralı. Galatasaray'da ise kanat oyuncuları Hamit, Emre Çolak, Engin, Amrabat. Hamit, henüz beklentilerin gerisinde. Emre Çolak merkez orta saha oyuncusu, Engin'i hoca kanatta düşünmüyor, Amrabat ise yeterli değil. Yabancı sınırlamasını hesaba katmıyorum bile. Resim bu kadar netken Fatih Terim'in bu tarz bir oyun anlayışıyla sahada yer alacağına ihtimal vermiyorum. Maçın gidişatına göre hamle yapmak için mutlaka bir taktiktir tek forvetli sisteme dönmek. Bu, kabul edilebilir bir durum ancak Galatasaray'ın birinci oyun şablonu bu olmayacaktır.

İkinci nedene gelirsek; Galatasaray, geçen sezonun sonlarına doğru orta saha oyuncularının ağırlıkta olduğu, beklerin sürekli ileri çıktığı 4-1-3-2 sistemini denedi ve, kabul edelim ki, bu sistem oldukça başarılı oldu, birnevi şampiyonluğu getirdi. Galatasaray'ın halihazırdaki oyuncu kadrosu da bu sistemi oynamak için oldukça elverişli. Böyle bir durumda, hem çift forvet Drogba-Burak'tan vazgeçmemiş oluyorsunuz hem de elinizdeki kadrodan maksimum verim alıyorsunuz. Win-win durumu var yani.

Fatih Terim geçen sezon Ligtv'de katıldığı bir programda Burak'a şakayla karışık önümüzdeki sezon oldukça fazla koşması gerektiğini söylemişti. Bu olayı herkes ''Hoca tek forvete dönecek, Burak'ı da kanatta kullanacak'' diye yorumlamıştı. Ancak işin aslı öyle değil. O gün ne düşünüyorsam, bugun de aynısını düşünüyorum. Fatih Terim'in kafasında ilerde basan, sürekli pres yapan ve savunmaya hücumda başlayan bir Galatasaray yaratma gayesi var (aynı 2000 yılındaki gibi). O kadrodaki en önemli oyunculardan biri yapmış olduğu presle Hakan Şükür'dü. Mevcut kadroda bunu yapabilecek isim Burak gibi duruyor. Zira Drogba yaşı gereği Burak kadar efor sarfedemez ancak tecrübesi ve futbol aklıyla takıma oldukça yardımcı olabilir.

Her ne kadar sezon başı olsa da Malaga maçında, Fatih Terim için olmasa da mevcut oyuncular için yeni olan, bu felsefenin yansımalarını görebileceğimizi düşünmüştüm. Sahadaki Galatasaray görüntüsü ise bundan oldukça uzaktı. Sneijder dışında takımda efektif bir oyun sergileyen oyuncu yoktu. Orta sahada toplu pres göremedik, savunma evlere şenlik bir haldeydi.

Galatasaray bu kadar kötüyken Malaga çok iyiydi demek de doğru olmaz. Maç boyunca Malaga oyunun kontrolünü neredeyse hiç ele alamadı, buldukları üç gol de Galatasaraylı oyuncuların bireysel hatalarından kaynaklandı. Hatırlarsak; birinci gol Gökhan Zan'ın savunmada yapmış olduğu pas hatası sonucu top Malaga'ya geçmiş ve seri oynama golü getirmişti. İkinci gol Dany - Eray işbirliğinden doğan hatalar silsilesi sonucu meydana gelmiş, üçüncü gol de penaltı ile olmuştu.

Özetleyecek olursak; bireysel bir iki performans dışında takım halinde pek de iyi bir görüntü vermeyen bir Galatasaray vardı İzmir'de. Slovenya'daki kamp Galatasaray'ın geleceğinin şekillenmesinde oldukça önemli olacak. Geçen sene Galatasaray'ın adeta adı, oyuncu kalitesi şampiyon olmasına yetmişti. Bu sezon ise arzulanan başarıların elde edilebilmesi için daha coşkulu, daha seri, daha agresif bir Galatasaray görmek şart. Bunun da yolu hazırlık kampında yapılacak idmanlardan geçiyor. Her zaman en mükemmeli arayan Fatih Terim'in de bu durumdan hoşnut olmadığını, daha fazlasını istediğini Malaga maçındaki hal ve hareketlerinden görmüşsünüzdür. Oradaki çalışmalarda belli bir seviyenin üzerine mutlaka çıkılmalı. Öyle bir durumda Galatasaray bambaşka bir takıma dönüşecektir.

21 Temmuz 2013 Pazar

Yeniden heyecanlanmak

Bizler Galatasaray'ı çok sevdik. Belki de hayatta en çok onu sevdik. Ailemiz gibi, canımızdan bir parça gibi.

Ben biraz şanslı bir insanım. Babam çok iyi bir Galatasaraylı, arkadaşları da hakeza öyle. Dolayısıyla Galatasaraylı bir ailenin Galatasaraylı bir oğlu olarak büyüdüm ve çocukluğum maçlarda geçti.

Lig maçından daha çok Şampiyonlar Ligi maçlarına gittim. Zaten Galatasaraylı iseniz Avrupa Kupası maçlarının önemi sizin için her şeyden farklıdır.

Babam iki kardeş ve bir tane ablası var. Amcam yok ancak babamın en yakın arkadaşı Ayhan Amca benim için aileden biri gibidir. Onu ve ailesini çok severim. Biz Ali Sami Yen'e maçlara giderken Eyüp'te oturan Ayhan Amca'yı da alır, Mecidiyeköy'de belirlediğimiz otoparka arabayı bırakır oradan da stada geçerdik. Bu yüzden birçok maçı beraber izledik ve beraber sevinip, beraber üzüldük. O dönemki çocuk aklımla Şampiyonlar Ligi maçlarına gitmek bana büyük keyif verirdi ve eğer Ayhan Amca bir maça gelmiyorsa o maçta, o maçtan aldığım tatta bir şeyler eksik olurdu. Bunu da babama her defasından söylerdim zaten.

Maçlardan dönüşte arabaya bindiğim an uyurdum ancak buna çok değinmeyeceğim.

Tabi Olimpiyat Stadı'ndaki maceradan sonra biz maçlara beraber gitmeyi bıraktık. Hatta beraberi geçtim, hiç gitmemeye başladık. Bunun takımın içine düştüğü durum ile alakası yoktu. Herhangi bir nedeni de yoktu aslında. Ben tabi o aralar babamı yine sıkıştırıyordum ancak yoğun olduğu için gidemeyeceğimizi söylüyordu. Bu esnada maçların hiçbirini kaçırmıyorduk (kendimi bildim bileli hazırlık maçlarını dahi kaçırmam). Önemli maçlarda Ayhan Amcalar bize gelir, maçları beraber izlerdik. Hala da izlemeye devam ediyoruz.

Nedendir bilmem, onlarla beraber izlemiş olduğum maçlarda daha bir güvende olur, daha bir galibiyete emin hissederim kendimi.

Babam, ben ve Ayhan Amca amiyane tabirle azılı birer Fatih Terim hayranıyız. Bize göre Galatasaray için dünyanın en iyi hocası o'dur ve o hayatta olduğu müddetçe Galatasaray'ı ondan başkası çalıştırmamalıdır.

Fatih Terim'i sevmek, Galatasaraylı olmak gibi bir miras adeta. 2004 yılında Olimpiyat Stadı'nda Hoca Galatasaray'a veda ederken stada gidip gözyaşı dökmüş insanlarız neticede. O bizim kalbimizin en güzel, en özel yerinde durur. Yüreğimizdeki en nadide parçalardan biridir. Ve netice ne olursa olsun onun değeri değişmez. Galatasaray'ın ete kemiğe bürünmüş hali derler onun için, hakikaten benim için de öyledir. Ben de kendisini babam gibi severim zaten. Ona her zaman inandım, inandık ve o hiçbir zaman bizi yanıltmadı.

Ne zamandır tribünlerden uzak olan babam ve Ayhan Amca bu sene aldıkları kararla kombine edindiler ve yeniden tribünlere geri dönüyorlar. Ben de daha önceden almış olduğum kombine ile onlara eşlik edeceğim.

Bu iki futbol kurdu, Fatih Terim aşığı ile yeniden Galatasaray için yollara düşmek, Galatasaray uğruna bir şeyler yapmak yeni sezon öncesinde beni yıldız transferi kadar heyecanlandıran bir durum. Fatih Terim, Galatasaray'ın başına geldiğinde nasıl heyecanlandıysam, aynı heyecan yine içimde hasıl oldu.

Futbol ve Galatasaray bize çok güzel insanlar ve çok güzel anılar kazandırdı. Çocukluk kahramanım olan Fatih Terim'i, çocukluk anılarımdaki başrolü oynayan babam ve Ayhan Amca'yla birlikte (artık tayfaya kardeşim de eklendi) yeniden statta izleyecek, destekleyecek olmak paha biçilemez bir duygu.

Hep birlikte, nice zaferlere. Hepimizin yürekten inandığı gibi; o en büyük kupa Fatih Terim'in ellerinde kalkacak!

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Notts County maçının ardından





Hazırlık maçları her zaman heyecan verici olmuştur benim için. Takımın en hazır olmayan halinden başlayıp, formunun zirvesine çıktığı ana kadar geçirdiği evrimi görme şansı yakalarsınız. Bu da muazzam bir haz verir.

Galatasaray’ın oynamış olduğu iki hazırlık maçında da şunu net bir biçimde görme fırsatımız oldu. Hoca’nın kafasında, şimdilik, iki sistem var. İlki; 4-2-3-1. Her iki hazırlık maçının ilk yarısında da bu sistemi denedi Fatih Terim. Birinde Elmander tek forvetteki isimdi, diğerinde Umut. Hoca, bu sistemi denediğinde sahada yer alan kadro rotasyon ağırlıklı oyunculardan oluşuyordu. Birkaç as adam dışında (Eboue,Riera gibi) bu oyuncuları görmek istedi bu sistem içerisinde.

Diğer sistem ise geçen sezonki Schalke deplasmanıyla birlikte ortaya çıkan ve bir nevi şampiyonluğu getiren sistem; 4-1-3-2. Bu sistemi as oyuncuların ağırlıkta olduğu kadroda denedi Fatih Hoca. Melo’nun yokluğunda bu görevi zaman zaman Yekta, zaman zaman da Selçuk üstlendi. Geçtiğimiz sezon Selçuk’un üstün bir gayret ve başarıyla oynadığı sol iç mevkisinde ise bu kez Emre Çolak ve Erman Kılıç denendi.

Buradan şu noktaya gelmek istiyorum, takım içerisinde Melo’nun muadili olabilecek tek oyuncunun Ceyhun Gülselam olabileceğini düşünüyorum. Hoca, orada geçen sezon Engin’i denedi, bu sene de Yekta’yı deniyor. Ancak ne Engin ne de Yekta o vasıfta oyuncular değil kanımca. Bilhassa Engin’in orta sahanın göbeğine hapsedilmesinden ziyade, kanatlarda kullanılması taraftarıyım. Çünkü Engin o mevkide oynayabilecek kadar  teknik kapasitesi üst düzeyde olan bir oyuncu değil. Sadece hırsı ve mücadele gücü onu o mevki için alternatif olarak kılıyor. Oysa Engin kanatta denense, kısmen daha bağımsız oynayacağından, çok daha yaratıcı ve faydalı olabilir.  Yekta ise oyun kurucu gibi oynatıldığında daha fazla fayda verebilecek bir isim. Nitekim kendini hissettirdiği zamanlarda Kasımpaşa’da o görevdeydi.

Tabi kanat dedim ancak henüz hangi sistemin uygulanacağını da kestiremiyoruz. 4-1-3-2’de salt bir kanat anlayışının olmadığını biliyoruz. Bu sistemde beklerin önemi bir kat daha artıyor ve merkezde oynayan oyuncular hem merkez hem de kanat oyuncusuymuş gibi oynuyor. 

Engin’in inanılmaz verimli oynadığı ilk sezona geri dönelim. Hoca, Engin’i kanatta kısmen serbest bırakarak oynatmış ve Engin’den maksimum verim almıştı ancak geçen sezon Melo’nun kampa çok geç katılması ve eldeki tek alternatif olan Ceyhun’un yeterli katkıyı verememesi Engin alternatifini ortaya çıkartmıştı. Bu sene ise Melo kampa yetişiyor ve onun alternatifi olan Ceyhun da geçen sezonun kendisine verdiği özgüvenle çok daha etkili oynuyor. Bu açıdan, Engin’in kenar oyuncusu rotasyonu için düşünülmesinin çok daha olumlu olacağı kanaatindeyim.

Önümüzdeki sezon en çok katkı vermesi beklenen oyunculardan biri de Emre Çolak. Taraftarlar tarafından çokça eleştirilse de, önemli bir potansiyele sahip genç oyuncu. Emre Çolak, Fatih Terim tarafından ilk sezon yokluktan dolayı kanatta denense de merkez orta sahada oynama yetileri çok daha kuvvetli olan bir oyuncu. Nitekim geçen sene Fatih Terim kendisine bu mevkide görev vermiş ve Emre de sezon başında burada kısmen etkili olmuştu (hatta sezonun ilk maçı olan Kasımpaşa karşılaşmasında sahanın adeta yıldızıydı ve Melo’nun yerinde oynayıp, Selçuk’a partnerlik yapmıştı).

Bu sene oynanan iki maçta da Emre’yi oyun kurucu olarak sahaya sürdü Fatih Terim. Zaman zaman sistem değiştiğinde sol içe de kendisini kaydırdı. Emre de ilk maçta oynadığı futbolla beklentileri yine arttırırken ikinci maçta kısmen hayal kırıklığı yarattı. Belki de onun bu istikrarsızlığı taraftar nezdindeki kredisinin de çok çabuk tükenmesine sebep oluyor. Oysa, kafasını sadece futbola verebilse; çok önemli işler başarabilir Galatasaray adına. Tekniği çok iyi, sol ayağını da hakeza iyi kullanıyor. İyi de şut atıyor ancak ‘’decision’’ diye adlandırabileceğimiz karar verme yetisi, ya da futbol zekası, çok üst düzeyde değil. Bu da onun önündeki en büyük engel olarak duruyor. Fakat çalıştığı hoca, Türkiye’nin en iyisi. Avrupa’nın da sayılı teknik adamlarından biri. Bu eksikliğini onunla daha fazla diyalog haline girerek ve onun tavsiyelerine uyarak giderebilir. Bunun dışında, Sneijder gibi mevkisinin en iyi 10 oyuncusundan biriyle aynı takımda yer alıyor. Onun zekasından ve tecrübesinden faydalanmak da onun elinde. Eğer, elindeki bu fırsatı kullanıp, kendini geliştirebilirse Galatasaray’a hem bugün hem de gelecekte oldukça faydası dokunabilir.

Bunun dışında, Fatih Terim’in oyuncularından bu sezon bolca hücum pres ve kapılan toplarla hızlı hücum istediğini biliyoruz. İlk maçta olmasa da Notts County maçında hücum presten emareleri görme fırsatı bulduk. Bu sayede önce Umut ardından da Engin rakipten topu kapıp, çok ciddi tehlikeler yarattı rakip kalede. Buna ek olarak, zaman zaman tek ve dikine paslarla oyunun temposunu yukarılara çekmeye çalışıp, daha akıcı şekilde hücum etmek isteyen bir Galatasaray gördük.

Fatih Terim’in idmanlarda üzerinde durduğu konulardan bir tanesi de şut çekme meselesiydi. Galatasaray, son iki sezonda şut çekme konusunda oldukça pasif kalmıştı. Neticede gol atmak istiyorsanız bunun en büyük silahı şut çekmek. Pas ve diğer organizasyonlarla da bir yere kadar etkili olabiliyorsunuz. Eğer henüz makine gibi işleyen bir takıma sahip olamamışsanız, oyunun sıkıştığı anlarda oyunu çözebilmek adına şut, en büyük silahınız olabilir. Galatasaray iki maçtır uzaktan şutu deniyor. Başarılı oluyor ya da olmuyor ancak deniyor. Bu olumlu bir durum. Emre Çolak ve Sneijder’in bu vesile ile atmış olduğu iki klas gol olduğunu da hatırlatalım.

Malaga maçı büyük resmi görebilmek açısından büyük önem taşıyor. Rotasyon oyuncularından ziyade as futbolcularıyla maça başlayacaktır Fatih Terim. Böylece hem kafasındaki sisteme hem de oynatmak istediği futbola dair ipuçlarını daha net bulabiliriz.